20 Haziran 2009 Cumartesi

ÇİFTE STANDART ÇİFTETELLİSİ - Biiir

Bir zamanlar, Vakit gazetesinde yazarken, bu başlık altında bir makale kaleme almıştım... Çok sevdim bu başlığı... Bu yüzden yine kullanıyorum/kullanacağım...

O meşhûr Tuhaf Gürûh biz Müslümanları her yerde ve her konuda kadın-erkek ayırımcılığı yapmakla suçlar durur. Ama kendileri kadın-erkek ayırımcılığının önde gidenini yaparlar - üstelik de yapmadıklarını/yapılmaması gerektiğini cansiparâne savundukları hâlde!
FORBES adlı mecmuanın abone kampanyası ilânı dikkatimi çekmiş... Hangi tarihte yayımlandığını hatırlamıyorum; notumu almışım ama tarih eklemeyi ihmâl etmişim... Her neyse.
FORBES mecmuası abone kampanyasına katılanlara hediyeler veriyor:
"Bay Cüzdan" ve "Bayan Cüzdan"! Aynen böyle yazıyor!
Bu ne demektir?
Kadınların cüzdanları neden erkeklerin cüzdanlarından farklı olsun ki?
Kadınlar erkeklerden farklı paralar mı kullanıyor?
Söz gelimi, kadınlar için yapılmış "banknot"lar ve mâdenî paralar, erkekler için yapılanlardan daha mı küçük - zarif olsunlar diye? Ya kredi kartları?
Anlaşılan o ki, erkekler için yapılan cüzdanlar daha bir "maço" ya da daha bir "ciddî"(!) görünümlü!
İşin ilginç tarafı o Tuhaf Gürûh'un, kadınıyla-erkeğiyle, bu saçmasapan, tamamen akıl ve matık dışı ayırımcılığa karşı hiçbir tepki göstermemeleri!
Bayılırlar onlar bu çifte standart çiftetellisini oynamaya!
Şıkır da şıkır...
Kıpır da kıpır...

ÇOOOOK SULAR AKTI KÖPRÜNÜN ALTINDAN...

Nicedir fırsat bulamadım birşeyler eklemeye buraya... Daha doğrusu yazmaya fırsat bulamadım... Birbiri ardınca gelen seyahatler, konferanslar, programlar... derken; şimdi nihayet aylar sonra yeniden deneyeceğim birikenleri aktarmaya...
Bu arada okurlarımı küstürdüm mü, usandırdım mı bilemiyorum...
Hâlâ takipçisi kaldı mı buranın, bilemiyorum...
Ama yine de yazacağım...
Çok şey birikti zira bu arada...
Küçük kâğıt parçalarına notlar almışım... Bir ara onları da nereye koyduğumu bulamadım bir türlü... Evi taşırken, o hengâmenin içinde bir yerlere sıkışıvermişlerdi... Hâlâ boşaltma imkânı bulamadığım birkaç kutu var!
Derken, bir dosyanın arasından çıkıverdiler karşıma... Sevinçten uçtum havaya!
Şimdi onları aktarmaya çalışacağım birer birer...
Vira bismillâh!

25 Ocak 2008 Cuma

Bir "dâvet"te bulunmaya ne dersiniz?

Cumhuriyet gazetesi yazarlarından sayın bay Deniz Som'un "Vaziyet" adlı köşesinden bir "kesi" elime ulaştı. Ne yazık ki hangi tarihte yayımlandığı belirtilmemiş. Bu "kesi"de sayın bay Deniz Som "Müslümanlar" başlığı altında sayın bay Prof. Dr. Özer Ozankaya'dan, kaynağını/yerini belitmediği bir alıntı paylaşıyor okyucularıyla. Bu alıntıdan bir alıntı da ben yapacağım.
Şöyle diyor/demiş sayın bay Prof. Dr. Özer Ozankaya: "(...) Sömürgeci Batı'nın işbirlikçisi İslâm sömürücüleri kitleleri avutmak için istedikleri kadar 'uygarlık sahibi olduklarını' savlasınlar. İslâm dünyasının durumu bugün de, Atatürk'ün 80 yıl önce betimlediği durumdur: 'Yeryüzündeki 100 milyonlarca Müslüman kitleleri şunun ya da bunun tutsaklık ve aşağılayıcılık zincirleri altındadır. Aldıkları mânevî eğitim ve ahlâk, onlara, bu tutsaklık zincirlerini kırabilecek insanlık niteliğini verememiştir, veremiyor.' (...)" Sonra da "Müslüman kitlelerin İslâm'ın gerçek özünden habersiz bıraktırıldığı"ndan şikâyet ediyor sayın bay Prof. Dr. Özer Ozankaya.
Atatürk'ün Âlemlerin Rabbi Yüce Allah'ın, azze ve celle, dîni İslâm'ın, Mü'min/Mü'mine Müslümanlara mahkûm edildikleri "tutsaklık zincirlerini kırabilecek insanlık niteliğini" kazandırabilecek/verebilecek bir "mânevî eğitim ve ahlâk" sisteminden yoksun olduğu şeklinde had safhada cür'etkâr ve câhilâne bir iddiâda gerçekten de bulunup bulunmadığını, kaynak belitilmediği için, bilmiyorum ve Mü'min Müslüman'a has hüsn-i zannı titizlikle muhafaza ederek/etmeye çalışarak "zannetmiyorum"!
Ama sayın bay Prof. Dr. Özer Ozankaya'nın bu iddiâsından ister istemez çıkan bir sonuç var ki o beni çok ama çok ilgilendiriyor: eğer Müslüman kitleler "İslâm'ın gerçek özü"nden habersiz bıraktırılmazsa, Âlemlerin Rabbi Yüce Allah'ın, azze ve celle, dîni İslâm hem ferdleri, hem de toplumları 'zillet'/aşağılanmadan kurtarır, geliştirir, yüceltir! Bir başka deyişle sayın bay Prof. Dr. Özer Ozankaya "İslâm'ın gerçek özü"nü bulabileceğimiz yegâne temel kaynaklar olan Mubârek Kur'ân'ın ve Sünnet-i Rasûlullâh'ın, asıllarına titizlikle sâdık kalınmak sûretiyle Müslüman kitlelere yaygın ve de sistematik olarak öğretilmesini savunuyor!
O hâlde, "Haydi buyrun sayın bay Prof. Dr. Özer Ozankaya, bundan sonra her fırsatta ve her yerde bu görüşünüzü dile getirin ve çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu mehzûn ve de mazlûm memleketimizde mubârek Kur'ân'ın, sahîh Hadîs-i Şerîflerin ve Sünnet-i Rasûlullâh'ın 'Müslümanım!' diyen herkese yaygın bir şekilde öğretilmesi seferberliğine önayak, hatta önder olun! İlk adımı da kendiniz için atın!" dâvetinde bulunmaya ne dersiniz bu zâta?
Zira "İslâm'ın gerçek özü"ne hiçbir itirâzı(!) yok besbelli! Hatta onu savunuyor!
İtirâz ettiği tek konu "sömürgeci Batı'nın işbirlikçisi İslâm sömürücüleri" ve "İslâmiyeti Hıristiyanlığa benzeten çıkarcı işbirlikçi örgütler" ve elbette ki bunların önderleri!
Bu itirazlarına katılmamak mümkün değil! Hele fikri hür vicdânı hür Mü'min/Mü'mine Müslümanlar olarak, hiç değil! Evet, biz de bu düzenbazlara karşıyız ve herbiriyle kıyasıya mücâdele edilmesi gerektiğine inanıyoruz - tabiî ki yalnızca ve yalnızca Âlemlerin Rabbi Yüce Allah'ın, azze ve celle, dîni İslâm'ın "gerçek öz"ünü kitlelere öğretmek ve hâkim kılmak adına!
Ne dersiniz, katılır mı sayın bay Prof. Dr. Özer Ozankaya bu dâvetimize?
Denemesi bedâva!
Benzeri bir dâvette, sayın bay Prof. Dr. Özer Ozankaya ile benzeri bir şikâyette bulunan Hürriyet gazetesi yazarı sayın bay Bekir Coşkun'a da bulunmuştum... Hatta internet sitemde bir kampanya başlatmıştım... İcâbet edenler, yani sayın bay Bekir Coşkun'u yazdığım dâvetiye metniyle muntazaman ve sistematik olarak, e-postasını kilitleyecek şekilde, deyim yerindeyse, "bombardıman" edenler oldu mu bilmiyorum... Biliğim birşey varsa, o da sayın bay Bekir Coşkun'dan hiçbir tepki gelmediği!
Bir ihtimal sayın bay Prof. Dr. Özer Ozankaya'dan da gelmeyecektir tepki...
Asıl üzerinde durulması gereken konu da budur!
Ama "dâvet bombardımanı"nı etkin bir şekilde gerçekleştirdikten sonra tabiî!
Ha gayret!

"Fikri Hür Vicdânı Hür Mü'min/Mü'mine Müslüman"

Uzunca bir süredir yazılarımla katkıda bulunamadım, hakkınızı helâl edin... Birkaç gün için Ankara'daydım, sonra da gribe yakalandım...
Yorumlarınızdan dolayı hepinize şükranlarımı arz ederim! Her birinde, hayallerimi süsleyen ve Hicret'in 15. yüzyılında çok ihtiyaç duyduğumuz "Fikri Hür Vicdânı Hür Mü'min/Mü'mine Müslüman"ın tavrını, duruşunu gördüm - iftihar ettim! Hak Te'âlâ, azze ve celle, bu fakîre bu hissi yaşattığınız için hepinizden ebediyyen râzı olsun!
Şimdi bir istirhâmım olacak:
1. "Fikri Hür Vicdânı Hür Mü'min/Mü'mine Müslüman" ifâdesi hakkında ne düşünüyorsunuz?
2. "Fikri Hür Vicdânı Hür Mü'min/Mü'mine Müslüman" kimdir, daha doğru bir deyişle alâmet-i fârikaları nelerdir/neler olmalıdır?
Bu konudaki görüşlerinizi merak ve heyecanla bekliyorum!

18 Ocak 2008 Cuma

"YORUMSUZ"A GELEN "YORUM"LAR BÂBINDA...

Öncelikle tuncay82 rümuzlu kardeşimizin gerek akıl yürütüş, gerek kendini ifâde ediş, gerekse edeb bakımından son derece seviyeli olan yorumu için teşekkür ederim! Mü'min/Mü'mine Müslüman'a, hele fikri hür vicdânı hür olanına en yakışanı elbette ki bu edebli/ölçülü tavrı sergilemek ve de muhafaza edebilmektir! Hak Te'âlâ, azze ve celle, ondan râzı olsun...
İşte o yorum:
Aslında iki farklı Mustafa Kemal Atatürk var: Birincisi Kurtuluş Savaşı'ndan önceki, ikincisi ise Cumhuriyet kurulduktan sonraki. Bu süreçler içinde dini öven sözleri de var, dini keskin bir dille eleştiren ifadeleri de. Ben her zaman hüsn-ü zan besleyen bir müslüman olarak, (ki her müslüman öncelikle hüsn-ü zan'da bulunmalıdır) Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün ateist olduğuna inanmıyorum. Bunu söylerken "yine de Allahu alem" ön koşulunu da eklemeyi ihmal etmiyorum tabii ki. Kendisinin dindar olmadığı da çok aşikar. Örneğin; inancımızın kesin bir dille yasakladığı ve ölümüne neden olan içkiden çok çekti. Deyim yerindeyse sonuçlarına katlandı. Mustafa Kemal Atatürk'ün dini hayatın merkezinden tamamen koparan laikliği bu ülkeye getirmesi de onun dini pek fazla önemsemediğinin bir göstergesi. Hele hele dünya işleriyle devlet işlerinin birbirinden ayrılması, "Allah'tan(c.c) bağımsız işler, O'nun karışmadığı yerler var" demekten farksız. Sümme Haşa!!! Dr. Ernest Jackh bizden biri olmadığı ve konuya dışardan katıldığı için Mustafa Kemal Atatürk hakkındaki iddialarını ben ciddiye almıyorum. Otosansüre gelince; konu Mustafa Kemal Atatürk ise onun imajını zedeleyecek ya da Türkiye Cumhuriyeti'nin devamına engel teşkil edecek yayınların/yazıların belli bir süzgeçten geçirilmesi bu ülkede çok doğal.
İslam'la kalın...
Kerem Ufuk Çağlayan kardeşimizin yorumunun ise konuyla doğrudan ilişkisini kuramadım bir türlü! Buna rağmen onun ya yüksek bir edeble dile getirdiği/dikkatlerimize sunduğu hakîkatlere katılmamak mümkün değil!
Bir kardeşimiz de son ânda yorumunu bizlerle paylaşmaktan vaz geçmiş!

Şimdi gelelim bir son derece ilginç iddiâya daha!
Bu iddiâya göre Atatürk, "ömrünün son Ramazan ayında, vefâtından 15 gün önce, 25 Ekim 1938'de, Türk milletine ve bütün Müslümanlara vasiyet niteliğinde" şöyle bir "açıklama" yapmıştır:
"Allah'ın son peygamberi Hz. Muhammed'i (s.a.v.) bütün Müslümanlar örnek almalı, İslâm'ın hükümlerine uymalıdırlar. İnsanlık ancak bu şekilde kurtulup kalkınabilir"
[Kaynak: Yrd.Doç.Dr. Abdurrahman Kasapoğlu: ATATÜRK'ÜN KUR'AN KÜLTÜRÜ (Istanbul: İlgi Yayınları, 2006 - 5. baskı) s.75 - İlgili dipnotta ayrıntılı kaynakça verilmiş!]
Atatürk "vasiyet niteliğindeki" bu "açıklama"sında "Bütün Müslümanlar Allah'ın son peygamberi Hz. Muhammed'i (s.a.v.) örnek almalı, İslâm'ın hükümlerine uymalıdırlar ama yalnızca mâneviyât konusunda! Dünya işlerine dâir (hukuk, ekonomi, sosyal hayat vs.) hükümlerde ise mubârek Kur'ân'a ve Sünnet-i Rasûlullâh'a uymaları gerekmez; hatta uymamalıdırlar!" demediğine göre, "laiklik" ilkesine karşı bir tavır mı sergilemiş oluyor?
Ne dersiniz?

BUYRUN, BUR'DAN YAKIN!!!

Receb Bayram kardeşim öyle bir fotoğraf göndermiş ki...


17 Ocak 2008 Perşembe

YORUMSUZ!!!

İnşaallah pek yakında çekmeye hazırlandığım sinema filminin (ki bu benim ilk sinema yönetmenliğim olacak, inşaallah) ön çalışmalarını/hazırlıklarını yaparken "belgesel altyapı malzemesi" olarak okuduğum kitaplardan biri de, hem 1908'de, hem de cumhuriyetin ilk yıllarında mahzûn ve de mazlûm memleketimizi ziyaret edip siyâsi gözlem ve temaslarda bulunmuş olan Alman siyâset adamı Dr. Ernest Jackh'ın (ya da Hitler döneminde İngiliz vatandaşlığına geçmeden evvelki adıyla Dr. Ernst Jackh) YÜKSELEN HİLÂL - Dünkü, bugünkü ve yarınki Türkiye adlı çalışmasıydı.
Bu kitap memleketimizde ilk olarak bayan Perihan Kuturman'ın tercümesiyle 1946 yılında Uğur Kitabevi tarafından yayımlanmış.


Sonra 2006'da Kum Saati Yayınları, aynı kitabı, aynı mütercimenin tercümesiyle (ki bu basımında mütercimenin adı Perihan Kutarman olarak geçiyor; hangisi doğru bilemiyorum) ama bu defa bay Hüseyin Tekinoğlu tarafından "yayına hazırlanmış" olarak yeniden basmış.


Dikkat! Bu defa "Dünkü, Bu Günkü ve Yarınki Türkiye" kalkmış ve yerini "bir milletin yeniden doğuşu" diye bir üstbaşlığa bırakmış her nedense!
Malûm, en az memleketimiz kadar mazlûm ve de mahzûn olan lisanımız da akıllara durgunluk verici bir hızda değişiyor/değiştiriliyor (yoksa "iğdiş ediliyor" mu demeliydim!). Bu yüzden bundan alt tarafı 60 sene evvel yapılmış bir tercümeyi (ya da yazıyı) bugün anlaşılabilir kılmak için ister istemez "sâdeleştirmek" (!) gerekiyor!
Ne var ki "Yayına Hazırlayan" bay Hüseyin Tekinoğlu, yaptığı çalışmada ilk baskının lisanını sâdeleştirmenin bir hayli ötesine geçmiş!
Şöyle ki:
"YÜKSELEN HİLÂL"in 1946 basımında, 59. sayfada şöyle bir cümle yer alıyor:
"Fırsat düştükçe gururla ilân ettiği gibi 'ataist' olan Atatürk, halkının kısmete bağlandığı gibi, kendi de bunun füsunlu tesirine inanırdı".


Bu şaşırtıcı cümlede yer alan "ataist" kelimesine elimdeki bilumum Türkçe lûgatlarda baktım, fakat bulamadım. Dolayısıyla bunun "ateist" kelimesinin bir dizgi hatasının azizliğine uğramış şekli olduğuna karar verdim. Yani cümlenin şöyle olması gerekiyor:
"Fırsat düştükçe gururla ilân ettiği gibi 'ateist' olan Atatürk, halkının kısmete bağlandığı gibi, kendi de bunun füsunlu tesirine inanırdı".
Dr. Ern(e)st Jackh kitabın orijinalini hangi lisanda kaleme almış bilmiyorum (Almanca mı yoksa İngilizce mi?); buna dair bir kayıt yok her iki basımda da. Kitabın orijinalini temin ve tedkîk etme imkânım da olmadı henüz. Dolayısıyla mütercimenin aslına sadık bir tercüme yaptığını varsaymak durumundayım.
Buram buram tercüme kokan kötü bir Türkçeyle, yazarın şu kanaati/tesbîti aktarılmak isteniyor besbelli:
"Atatürk bir 'ateist'ti ve bunu 'fırsat düştükçe gururla ilân eder'di. Oysa içinden çıktığı ve sonradan önderliğine sıvandığı toplum/halk güçlü bir kadercilik anlayışına sahipti - daha doğru bir deyişle kadere tam olarak iman ederdi. Atatürk de, 'ateist' olduğunu 'fırsat düştükçe gururla ilân ettiği' hâlde - kadere inanırdı".
Pekâlâ... Kaderci/Fatalist olmak için ille de Allah'a, celle şânuhu, îmân etmek gerekmez - bunu biliyoruz!
Şimdi gelelim işin en ilginç ve de en çarpıcı tarafına!
"YÜKSELEN HİLÂL"in elden geçirilmiş 2006 basımında aynı paragraf (bu defa 60. sayfada) şöyle başlıyor:
"Atatürk, halkının kadere bağlandığı gibi, kendisi de bunun tesirine inanırdı".


Yani yazarın ilk ve besbelli aslına sâdık tercümede Atatürk'ün "ateist" olduğuna ve bunu "fırsat düştükçe gururla ilân ettiği"ne dâir son derece önemli tesbîti ya da iddiâsı birden uçup/uçurtulup gidivermiş!!!
Hangi akla hizmet ve hangi cesâretle yapılmış bu operasyon, anlamak mümkün değil!

Sorulması gereken birinci can alıcı suâl şu:
1946 yılında, Tek Parti döneminde, Atatürk hakkında apaçık dile getirilmesinden çekinilmeyen cür'etkâr bir tesbît ya da iddiâ için, nasıl oluyor da 60 sene sonra, üstelik de demokratik bir Türkiye'de besbelli bir "otosansür"e uygulamasına gidilme ihtiyâcı hissediliyor?

İkinci can alıcı suâl
ise şöyle:
Bu tür bir "otosansür" uygulaması mahzûn ve de mazlûm memleketimizde yaygın mıdır? Yaygınsa, nasıl güveneceğiz tercüme kitaplara? Nasıl emin olacağız onları yazanların hakîkî fikirlerini/tesbîtlerini öğrendiğimizden? Ve nasıl benimseyeceğiz ya da reddedeceğiz kitabının tercümesini okuduğumuz bir yazarın görüşünü/iddiâsını/yorumunu vs.?

Gelelim üçüncü can alıcı suâle:
"Otosansür" uygulama gereğini kim, neden ve hangi şartlar altında hisseder?

Yazının başlığını yorumsuz koydum ama, siz yine de yorumlarınızı esirgemeyin!

09 Ocak 2008 Çarşamba

BEN ABDESTE "ABDEST" DEMEM...

Nicedir huzurunuza çıkamıyorum... Hakkınızı helâl edin... Olgunlaştıklarında, inşaallah, ilk iş olarak sizlerle burada tanıştıracağım iki çok büyük projenin ön çalışmalarıyla meşguldüm... Umudum o ki, o projelerle tanıştığınızda fakîri affedeceksiniz.
Câhiliye basınının amiral gemisi Hürriyet nâm gazetede bu gün (09.01.2008) çıkan bir yazı, nicedir değinmek niyetinde olduğum hassas bir konuya parmak bastı:
Sayın bayan Ayşe Arman "ARTIK KADINLAR TUVALETİNDE AYAĞINI LAVABOYA UZATIP ABDEST ALAN KIZLARA MI RASTLAYACAĞIZ?" başlıklı yazısında (http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/7990741.asp?yazarid=12) bir okurundan gelen e-postayı gündeme getirmiş.
İki yönü var bu yazının benim/bizim için:
1. "İlginç" hatta "tuhaf" yönü;
2. "İbretâmîz" ve "âcil çözüm gerektiren" yönü...
Yazının "ilginç"/"tuhaf" yönü şu:
1000 küsûr yıldır Müslüman olan bir memlekette/toplumda, besbelli gerek nüfus kaydı, gerekse sorulduğunda açık beyânı doğrultusunda "Müslüman" olan bir genç hanım (Koç Üniversitesi mezunu ve 27 yaşında!) bilumum Mü'min/Mü'mine Müslümanların def-i hâcette bulunduktan sonra abdest almakla emrolunduklarından (bkz.: 4:43) tamamen bîhaber! İnsanın, hele Mü'min bir Müslüman olarak, acaba bu genç bayan "taharetlenmek"ten de bîhaber midir diye sorası geliyor ister istemez!
(Aslında e-postanın tamamını mutlaka okumak gerek! Zira orada yer alan ve şikâyet konusu edilen ifâdeler, memleketimizde kendilerini Müslüman olarak tanımlayan bazı insanların nasıl bir zihin/zihniyet bulanıklığı ve sapması içinde debelenip durmakta olduklarının yürekler acısı bir örneği!)
Nitekim sayın bayan Ayşe Arman'ın yazısına koyduğu başlıktaki "artık" ifâdesiyle pekişen hayret edâsı da, bu sayın bayanların o güne/bugüne kadar def-i hâcette bulunduktan sonra abdest alan birine hiç rastlamamış olduklarını apaçık ortaya koyuyor!
Oysa hayret etmeleri gereken şeyin, "def-i hâcette bulunduktan sonra abdest almayan/alma gereği duymayan bir Müslümana rastlamak" olması gerekmez mi?
Neyse...
Kişilerin temizlik konusundaki özel tercihleri bizi, bize bulaşmadıkları sürece, ilgilendirmez...
Ama e-postayı gönderen Koç Üniversitesi mezunu 27 yaşındaki sayın bayan, lavaboya ayağını uzatıp abdest almak zorunda kalan Mü'mine Müslüman hanımların sıçrattıkları suyun eline değmesini kişisel "hijyen"ini ihlâl olarak değerlendirmesi bizim için önemlidir!
Zira def-i hâcette bulunduktan sonra abdest almayı "hijyen" açısından gerekli görmese de, bu sayın bayanın "hijyen" anlayışına, hatta kaygısına saygı duymak zorundayız! Kaldı ki abdest alırken etrafa su sıçratmamak, bütün ilm-i hâl kitaplarına göre, abdestin mutlaka ve en büyük titizlikle korunması gereken edeblerindendir!
Şimdi gelelim ikinci yöne:
1000 küsur yıldır halkının %99'unun, yani "Aslî Millet"in Müslüman olduğu bir memlekette, def-i hâcetten sonra abdest almanın farz olduğu bilindiği hâlde, def-i hâcete tahsîs edilmiş mekânlarda (helâlarda/tuvaletlerde) neden abdest almak için özel bir yer ve hatta "düzenek" ihmâl edilmektedir, hâlâ yoktur?
Bu, can yakıcı ama mutlaka sorulması gereken bir sorudur!
Malûm özellikle ve öncelikle bâtıl Batı'da erkekler idrarlarını ayakta durarak boşaltırlar. Bunun için de adına "pisuar" denilen ve muhtelif türleri/şekilleri olan özel bir düzenek tasarlamışlar, üretmişler ve geliştirmişlerdir.
Biz ise, câmi/mescid avlularındaki şadırvanlar dışında, münhasıran abdest almaya mahsus bir düzenek tasarlayıp üretmeyi ve de geliştirmeyi hiç düşünmemişiz her nedense!
Evlerimizde bile abdest alırken ayaklarımızı lavaboya kaldırıp orada yıkamak zorundayız!
Yalnızca çirkin değil aynı zamanda eziyetli, dolayısıyla "korkunç" sıfatını hakkeden bir durum!
En hafifinden "siyatik" sorunu olan birini düşünün, ya da yaşını başını almış bir hanımefendiyi... Nasıl kaldıracaktır bacağını, ayağını lavaboda yıkamak zorunda kaldığı/bırakıldığı için?
"Efendim, banyo küvetinin kenarına oturup orada alıversin abdestini!"
Breh, breh, breh!
Ya banyo küveti yoksa o evde?
Kaldı ki, durgun durgun suda yıkanması -şartlar ille de zorlamadıkça tabiî!- câiz olmayan, yani asla banyo küvetini doldurup da içine yatmak suretiyle yıkanmayan bir Müslümanın evinde banyo küvetinin işi ne?
(Bu soruyu ayrıca irdeleyeceğim enine-boyuna...)
Haydi, banyo küveti var diyelim... Orası "mahrem alan"a girmez mi! (Bu soruyu/sorunu da başlıbaşına irdeleyeceğim enine-boyuna...) Banyo küvetinin daracık kenarında oturup abdest almak yaşlı bir insan için ne kadar zor ve tehlikelidir ve ilişmeye çalıştığı banyo küveti kenarında dengesini kaybedip, kayıp düştüğü için bacağını, hatta kalça kemiğini kırmış olan kaç yaşlı insan vardır, bilir misiniz?
Haydi biraz daha ileri gidelim:
"Abdest/vudû" Mü'min/Mü'mine Müslümanlar olarak en mühim ve sürekli ibâdetimiz olan "namaz/salât"ın mütemmim cüzü/tamamlayıcı unsuru olan bir ibâdettir - temizlenmek için yıkanmak değil! (Aksi hâlde "teyemmüm" ruhsatını nasıl izâh ederiz?). Bir ibâdetin nezih bir ortamda gerçekleştirilmesi gerekir; az evvel def-i hâcette bulunulmuş -umûmî helâlar sözkonusu olduğunda ise def-i hâcette bulunulmaya devam edilmekte olan- ortamlarda değil!
O hâlde neden önce umûma açık yerlerde, def-i hâcet edilen yerlerin sesinden ve kokusundan uzak/en azından arındırılmış, rahat oturulacak yeri, elbise askısı, ayakkabı bırakma yeri olan ve mahremiyete uygun şekilde kapatılabilen "abdest alma mahalleri"miz (sözgelimi "duşakabin" gibi!!!) yoktur hâlâ? (Tabiî aynı şey evlerimiz için de geçerli!)
Yorumlarınızı hatta tasarımlarınızı bekliyorum heyecanla ve merakla!

29 Aralık 2007 Cumartesi

İŞTE ATAK VE DE MÜTEYAKKIZ BİR KARDEŞİMİZ!

TEŞEKKÜRLER FATMA GÜLTEKİN!
E-postamda aşağıdaki mesajı bulunca çok ama çok sevindim!
"Engin abi, blog'unda Noel yazını okudum ve tavsiyeni hemen yerine getirdim: mavi bölümde yazmış olduğun yazıyı aynen kopyalayarak Hristiyan kanalı ECTV'ye yolladım; hem de hiç düşünmeden! Yazdıklarında o kadar çok haklısın ki, ben de dayanamadım, yolladım. E-posta adresimi de yolladım; pek beklemiyorum ama verecekleri cevabı sana da yollarım. Selâmetle Engin abi... Rabbime emanetsiniz, selâmetle kalın! - Fatma Gültekin"
Hak Te'âlâ, azze ve celle, ondan râzı olsun!
Yok mu başka "Fatma Gültekin"ler?
Haberlerinizi heyecanla ve merakla bekliyorum!
Ha gayret!

24 Aralık 2007 Pazartesi

NASIL YANİ?

Mahzûn ve de mazlûm memleketimizde erkekler için ayrı, kadınlar için ayrı ebatta hazırlanmış kâğıt ve madenî paralar mı var, ki "bay cüzdanı" - "bayan cüzdanı" gibi abes bir ayırım yapılıyor cüzdan reklâmlarında?
Yoksa bu Müslümanlar "harem/selâmlık" ayrımını çaktırmadan nukût üzerinden mi başlattılar?
Ha, ne dersiniz?

23 Aralık 2007 Pazar

EL NE SÖYLER/NE YAZAR, MÜ'MİN AKIL ONU NASIL ANLAR/OKUR, ONDAN NE DEVŞİRİR...

Fransa kralı 14. Louis demiş ki:
"Yaradılıştan açgözlü ve gururlu olan insan, hiçbir zaman kendiliğinden, neden bir başkasının emrine irmesi gerektiğini bulamaz; bunu ancak ihtiyaç duyduğu zaman anlar. Ancak olağanüstü olaylar sâyesindedir ki, biri emretmezse, kendisinin en güçlüye av olacağını düşünür ve böylelikle, emre uymayı kendi canını ve kendi rahatını sevdiği kadar sevmeye başlar!"
Besbelli ki sözü kendi iktidârını meşrûlaştırmak için sarfetmiş.

Ama Mü'min akıl, "hikmet"i hemen keşfeder ve onu hemen devşirip kullanır!

"Yaradılıştan açgözlü ve gururlu olan insan, hiçbir zaman neden her zaman Âlemlerin Rabbi Yüce Allah'ın, azze ve celle, emirlerine kayıtsız şartsız itaat etmesi gerektiğini kendiliğinden bulamaz; bunu ancak ihtiyaç duyduğu zaman anlar. Ancak olağanüstü olaylar sâyesindedir ki, Âlemlerin Rabbi Yüce Allah'ın, azze ve celle, emirlerine kayıtsız şartsız itaat etmezse, kendisinin beşer içinde en güçlü olana av olacağını farkeder ve böylelikle, Âlemlerin Rabbi Yüce Allah'ın, azze ve celle, emirlerine kayıtsız şartsız itaat etmeyi kendi canını ve kendi rahatını sevdiği kadar sevmeye başlar!"

MUBÂREK KUR'ÂN TALEBELERİNE HİKMETLİ BİR NASİHAT!

André Maurois'in YAŞAMA SAN'ATI adlı kitabını okurken (Istanbul: Varlık Yayınları, 1968) "Okuma San'atına Dâir" adlı bölümde şu satırların altını çizmişim:
"Okumanın da, her çalışma gibi, kuralları vardır. (...) Beşinci kural da (insanın) kendisini büyük kitaplara lâyık hâle getirmesidir; çünkü büyük kitapların okunması tıpkı İspanyol hanları ve aşka benzer: insan ancak kendi ne getirmişse onu bulabilir orada!"


KARANLIKLARDAN AYDINLIĞA...

Üstâdın talebeleri sabah namazından evvel mescidde toplanmış, karanlığın aydınlığa dönüşme ânını nasıl ve neye göre tesbit edebileceklerini tartışıyorlardı kendi aralarında...
Biri; "Gözünün seçebildiği mesâfede duran bir keçiyi koyundan ayırd edebiliyorsan eğer, ortalığın yeterince aydınlanmış olduğuna hükmedebilirsin!" dedi.
Bir başkası, "Bence gözünün seçebildiği mesâfedeki bir incir ağacını zeytin ağacından ayırd edebiliyorsan eğer, hükmedebilirsin ancak ortalığın yeterince aydınlanmış olduğuna!" dedi.
Böylece bütün talebeler birbiri ardınca çeşitli görüşler dile getirmeye başladılar.
Tam bu sırada Üstâd sabah namazını kıldırmak üzere mescidden içeri girdi ve talebelerini kendi aralarında hararetli hararetli tartışırlarken buldu.
"Hayra karşı!" dedi yüzünü pırıl pırıl aydınlatan bir tebessümle, "Neyi tartışıyorsunuz öyle hararetli hararetli?"
Bunun üzerine talebeleri karanlığın aydınlığa dönüşme ânını nasıl ve neye göre tesbit edebileceklerini tartıştıklarını söylediler.
Üstâd talebelerinin ortaya attıkları bütün ölçüleri birer birer dinledi ve hepsini tek tek tebrîk etti.
Sonra, "Bulduğunuz ve koyduğunuz ölçülerin/kuralların hepsi de doğru ve geçerli ama yeterince hassas ve kesin değil!" dedi.
Talebeleri yeterince hassas ve kesin olan ölçünün ne olduğunu öğrenmek isteyince de şöyle buyurdu Üstâd boynunu hafifçe bükerek:
"Ancak yanınzda oturan ya da duran Mü'min/Mü'mine bir Müslümanın öz be öz, hâlis kardeşiniz olduğnu farkettiğiniz an hükmedebilirsiniz karanlığın artık kesinlikle bitmiş ve aydınlığın nihâyet başlamış olduğuna..."

"TEVÂFUK"UN BÖYLESİ!!!


Bugünkü Hürriyet gazetesinde (23.12.2007) bir haber: Alman haftalık DER SPIEGEL dergisi Noel sayısını Kur'ân'a ayırdı ve kapaktan "Kur'ân Dünyanın En Güçlü Kitabı" başlığını kullandı.

Başka söze gerek var mı/kaldı mı?

Siz "siz" olun, bu "blog"u izlemeyi ve akl-ı selîm sahibi bilumum Mü'min/Mü'mine Müslümanlara izlettirmeyi sakın ihmâl etmeyin!

22 Aralık 2007 Cumartesi

"NOEL"İN MÜSLÜMANCASI...

Malûm, her sene 24/25 Aralık günü Hristiyan dünyanın büyük bir kesimi tarafından - Hristiyan mitolojisi doğrultusunda – Âlemlerin Rabbi Yüce Allah’ın, azze ve celle, dîni İslâm’ın en büyük peygamberlerinden biri olan Hz. İsâ'nın (a.s.) doğumgünü olarak kutlanır. Türkçemize, yerli ğayr-i müslîm azınlığın umumiyetle kendi aralarındaki "ortak lisan" olarak tercih ettikleri Fransızca'dan girmiş olan "noel" kelimesi, Almanca "Weihnachten" ve İngilizce "Christmas" (Amerikanca'sı "X-mas") kelimeleri bugüne verilmiş özel isimlerdir.

Cumhuriyetin kuruluşundan beri İslâm Âlemi/İslâm Medeniyeti'yle olan bağları sistematik bir şekilde tedrîcen/yavaş yavaş kopartılan mahzûn ve de mazlûm memleketimizde, bu operasyonun bırakacağı, deyim yerindeyse “sosyo-kültürel” boşluğu doldurmak/telâfî etmek için, Bâtıl Batı’yı “en ileri çağdaş medeniyet”le özdeşleştiren bir yaklaşım neredeyse resmî ideolojinin ayrılmaz bir parçası hâline getirilmiş ve zorla/dayatmayla hâkim kılınmıştır. Buna bağlı olarak resmî ideolojinin en önemli toplum mühendisliği faaliyeti olarak - “teşbihte hata olmaz!” kuralına dayanarak- “sosyo-ekonomik yapay dölleme” yoluyla (t)üretilen ve “cumhuriyet burjuvazisi" adı verilen bir kitle –ki bunlara “cumhuriyet elitleri” demek daha doğru olur kanaatındayım, âcizâne -, ister istemez Bâtıl Batı hayranlığı ve bu hayranlığın tabiî neticesi olan körükörüne bir Bâtıl Batı taklidçiliğinin “tadına doyum olmaz/dayanılamaz” ve “bir türlü aymak/ayılmakbilinemez sarhoşluğu”na alabildiğine kaptırmıştır kendini!

Yine resmî ideoloji gereği, zorla/dayatmayla değiştirilen takvim sistemi yüzünden, toplumun/“millet”in hem tarih, hem de zaman algısı ve şuuru tamamen allak bullak edilmiş/bulandırılmıştır.

Yılın başı Hristiyânî tarih sistemi doğrultusunda belirlenerek 1 Ocak kabul edilmiştir. Bu de yetmemiş, 31 Aralık'ı 1 Ocak'a bağlayan gece, o zamana kadar yalnızca Hristiyan azınlığa mahsus olan ve öyle bilinen "Noel Yortusu"nun kötü ve alabildiğine sekülerleşmiş, yani bir başka deyişle tamamen yozlaşmış bir şekli olan "yılbaşı kutlamaları" adı altında, hayatımıza sokulmuş/girmiş ve yerleştirilmiştir! "Yeni yıl" artık her sene "ülke çapında" ve "büyük bir coşku" ile kutlanırken, putperestlik tarafından Hristiyanlığa, sonra da Hristiyan dünya tarafından zorla sömürgeleştirilmiş bilumum memleketlere ve bizim gibi gönüllü(!) olarak Hristiyan kültür emperyalizmine göz göre göre teslîm olan şaşkın, resmî ideoloji eliyle kimlik ve kişilik zâfiyetine uğratılmış toplumlara zokalanan bilumum semboller de bol keseden kullanılmaya/kullandırılmaya başlamıştır: "Yılbaşı Ağacı", "Yılbaşı Ağacı Süslemeleri", "Yılbaşı Hediyeleri" ve elbette ki "Noel Baba"! Tabiî bu arada bütün taklîdî kültürlerin en tipik göstergelerinden biri olan ilkel/kaba, çalma-çırpma bir derleme-toplama olmaktan bir türlü ileri gidemeyen “eklektizm” girdâbına/bataklığına düşülmesi de kaçınılmazdı: Amerikan “Thanksgiving = Şükran Günü” bayramının – ki, her sene Hristiyânî takvime göre Kasım ayının dördüncü Perşembe günü kutlanır - sembolik yemeği olan “Kestaneli Hindi” ya da “Kestaneli Hindi Dolması” ikramı ile besbelli bir putperest âyininden kalma sembollerden olan “Kırmızı İç Çamaşırı” giyme/hediye etme rezilliği de “alla Turca” yılbaşı kutlamalarının “olmazsa olmaz” unsurlarından biri hâline geldi/getirildi!

Pek yakında 24 Aralık “Noel Yortusu/Kutlamaları” da yarı resmî bayramlarımızdan biri hâline gelirse hiç şaşırmayın! Nitekim, gözlemlerime göre, bu “âhir zaman geleneği”(!) Istanbul, İzmir, Ankara ve Antalya gibi kozmopolit şehirlerde yaşayan “cumhuriyet burjuvazisi/cumhuriyet elitleri” arasında yaygınlık kazanmaya ve yerleşmeye başladı bile!

Neyse…

Meselemiz bu değil aslında!

Bu uzunca “girizgâh”, resmî ideoloji eliyle aslî kimliğinden zorla kopartılmaya çalışılan bir toplumda yaşayan ve elhamdulillâh “Aslî Millet” konumunda olan bilumum Mü’min ve de Mü’mine Müslümanların, özellikle ve öncelikle “fikri hür, vicdânı hür” dolayısıyla da hakîkî mânâda “müteyakkız” olan kesimi olarak, “yozlaşma tuzağı/yozlaştırılma operasyonu”na karşı nasıl bir tavır ve de tepki koymamız gerektiği konusunu ele almaya hazırlanırken özet bir “altyapı bilgisi” sunma amacını güdüyor yalnızca.

Bu “blog”u ve fakîrin internet sitesini muntazaman takib edenlerin arasında, hem yurtdışında, yani –deyim yerindeyse- “Hristiyan-yoğun” bir ortamda yaşayan/varlıklarını sürdürmek durumunda olan; hem de hatırı sayılır miktarda Hristiyan tanıdıkları olan fikri hür vicdânı hür Mü’min ve de Mü’mine Müslüman kardeşlerimin olduğunu biliyorum. “Noel”/“Weihnachten”/“Christmas” furyasının artık doruğa tırmandığı şu günlerde tanıdığınız/bildiğiniz bütün Hristiyanlara, hatta başta kiliseler olmak üzere bilumum Hristiyan kurumlara, çok şık hazırlanmış şöyle bir mesaj göndermeye ne dersiniz?

NOEL-İ ŞERÎFİNİZ MUBÂREK OLSUN! 24 ve 25 Aralık günlerini Âlemlerin Rabbi Yüce Allah’ın, azze ve celle, dîni İslâm’ın en büyük peygamberlerinden biri olan Hz. İsâ'nın (a.s.) doğumgünü olarak kutladığınızı biliyoruz. Biz de fikri hür vicdânı hür Mü’min ve de Mü’mine Müslümanlar olarak kendi peygamberlerimizden bildiğimiz ve bütün kalbimizle, samîmî/hâlis bir sevgiyle sevdiğimiz İslâm Peygamberi Hz. İsâ’nın (a.s.) ve bu arada elbette ki Muazzez Vâlidesi Hz. Meryem (r.a.) vâlidemizin zâtına ve şânına yaraşır, yani Âlemlerin Rabbi Yüce Allah’ın, azze ve celle, râzı olacağı şekilde gerçekleştireceğinizi gönülden ümîd ettiğimiz bu bayramınızı kutluyor, Cenâb-ı Zu’l-Celâl katında makbûl ve nice hayırlara vesîle olmasını niyâz ediyoruz! Bu gece biz de Âlemlerin Rabbi Yüce Allah’ın, azze ve celle, dîni İslâm’ın en büyük peygamberlerinden biri olan Hz. İsâ'yı (a.s.) duâlarla yâd edeceğiz inşaallah…

Malûmunuz, Âlemlerin Rabbi Yüce Allah’ın, azze ve celle, dîni İslâm’ın bütün peygamberlerinin (a.s.) sünnetlerinde karşılıklı hediyeleşme vardır ve hepsi (a.s.) tarafından hem tavsiye edilmiş, hem de övülmüştür. Nitekim sizler de bu büyük ve çok değerli peygamberî sünneti Noel-i Şerîf vesîlesiyle ihyâ etmektesiniz.

Biz de size bilvesîle, kabûl edecek olursanız eğer, bir Noel-i Şerîf hediyesi sunmak istiyoruz, âcizâne…

Âlemlerin Rabbi Yüce Allah’ın, azze ve celle, dîni İslâm’ın son kitâbı olan mubârek Kur’ân-ı Kerîm’de, Âlemlerin Rabbi Yüce Allah, celle şânuhu, en büyük peygamberlerinden biri olan Hz. İsâ (a.s.) hakkında zaman içinde tahrifâta uğramış/uğratılmış bütün bilgileri düzeltmekte, bir başka deyişle, Hak ve Hakîkat zemînine oturtmaktadır.

İşte bu bilgileri, belki bugüne kadar okuma/işitme/öğrenme imkânına sahip olamamışsınızdır diye, size sunuyoruz. Onları okuyunca, hepimizin gönüllerinde taht kurmuş olan, Âlemlerin Rabbi Yüce Allah’ın, azze ve celle, dîni İslâm’ın en büyük peygamberlerinden biri olan Hz. İsâ’yı (a.s.) nihâyet Hak ve Hakîkatin aydınlığında, yani en doğru şekilde tanımanın büyük ve tadına doyum olmaz bahtiyarlığını yaşayacağınıza gönülden inanıyoruz!

Hayırlar ola!”

Bu “mesaj”ı hem daha güzel bir hâle getirecek, geliştirecek hem de başta Almanca, İngilizce ve Fransızca olmak üzere muhtelif lisanlara başarıyla tercüme edebilecek kardeşlerim olduğunu biliyorum. Ha gayret! Mahzûn ve de mazlûm memleketimizde yaşayan kardeşlerim ise, tanıdıkları Hristiyanlar yoksa, bilumum kiliselerin e-posta adresine bu mesajı gönderebilirler! Hatta Vatikan Temsilciliğine bile!

Böyle davranmakla Âlemlerin Rabbi Yüce Allah, celle şânuhu, “kavl-i leyyin”, yani “yumuşak bir söz” ile konuşma emrine uymuş olacağımızı düşünüyorum…

Bismillâhirrahmânirrahîm…

İkiniz birlikte doğruca Firavun'a gidin; çünkü o gerçekten her türlü ölçüyü aşmış bulunuyor! Ama onunla yumuşak bir dille konuşun ki, o zaman belki aklını başına toplar, yahut [böylece, en azından kendisine] gözdağı verilmiş olur." (20 Tâhâ 43-44)

Tabiî bu arada “mesaj”ınıza:

- Mubârek Meryem Sûresi’nin 1-40. âyet-i kerîmelerini;

- Mubârek Âl-i İmrân Sûresi’nin 35-37. ve 42-59. âyet-i kerîmelerini;

- Mubârek Zuhruf Sûresi’nin 59. ve 63-64. âyet-i kerîmelerini;

- Mubârek Enbiyâ Sûresi’nin 91-92. âyet-i kerîmelerini;

- Mubârek Mu’minûn Sûresi’nin 50. âyet-i kerîmesini;

- Mubârek Bakara Sûresi’nin 253. âyet-i kerîmesini;

- Mubârek Nisâ’ Sûresi’nin 153-159. ve 171-172. âyet-i kerîmelerini;

- Mubârek Sâf Sûresi’nin 6. âyet-i kerîmesini;

- Mubârek Mâ’ide Sûresi’nin 109-119., 72. ve 75. âyet-i kerîmelerini

ilâve etmeyi unutmayın!

Özellikle mubârek Sâf Sûresi’nin 6. âyet-i kerîmesini verirken merhûm üstâd Muhammed Esed’in tefsîr notunu da ilâve etmenizi hararetle tavsiye ederim!

İlgilenenler sözkonusu mubârek âyet-i kerîmeleri, merhûm üstâd Muhammed Esed’in tefsîr notlarıyla birlikte fakîrin internet sitesinde MÜTEYAKKIZ YAKLAŞIMLAR bölümünde bulabilirler!

Görüşlerinizi, eleştirilerinizi, katkılarınızı ve elbette ki bu kampanyayı hayata geçirmenizi büyük bir heyecanla bekliyorum!



20 Aralık 2007 Perşembe

YARDIM RİCAMA GÖSTERDİĞİNİZ YOĞUN İLGİ İÇİN TEŞEKKÜRLERİMİ ARZ EDERİM!

İnternette sesli ve görüntülü yayın yapabilmem konusunda yardım ricama beklediğimden ok daha fazla cevap geldi... Birçok kardeşim bu düşüncemi hararetle desteklediğini ve çok yönlü yardıma hazır olduğunu bildirdi! Âlemlerin Rabbi Yüce Allah, azze ve celle, hepsinden/hepinizden râzı olsun; bu samîmî yaklaşımınızın ecrini iki cihanda da tattırsın!
Bu arada, Âlemlerin Rabbi Yüce Allah'tan, celle şânuhu, bir mâni olmazsa, ilk sesli hatta belki de görüntülü yayına Ocak 2008'de başlayabileceğim... Ön hazırlıklarımızı mubârek Kurban Bayramı'ndan sonra tamamlayacağız inşaallah! Ayrıntılı bilgileri burada ve www.enginnoyan.com'da aktarmaya çalışacağım...
Duâ buyrun ki hayırlara vesîle olsun inşaallah...

KURBAN BAYRAMIMIZ MUBÂREK OLSUN!

Bizlere bir kere daha bir mubârek Kurban Bayramı'na kavuşmayı ve de inşaallah hakkıyla idrâk etmeyi nasîb eden Âlemlerin Rabbi Yüce Allah'a, azze ve celle, nihâyetsiz şükürler, hamd u senâlar olsun!
Bilvesîle, buraya katılma nezaketini gösteren bütün kardeşlerimin mubârek Kurban Bayramı'nı kutlar, bu büyük bayramın izzetli Ümmet-i Muhammed'e nice hayırlar, bol rahmet ve bereket, şuur aydınlanması getirmesini ve her zaman tam bir kardeşlik rûhu içinde birbirimize kenetlenmemiz gerektiğini bir kere daha hatırlatmasını Cenâb-ı Allah'tan, celle şânuhu, niyâz ederim...